Seni kimseye anlatmak istemiyorum artık. İnsanlar benden sıkıldı biliyorum. Sürekli senin adını duymaktan onlar da yoruldu. Artık anlatmıyorum çoğunlukla kimseye seni. Çünkü ben artık seni, sana anlatmak istiyorum…
Plain gold ring had a story to tell
It was one that I knew too well
And in my heart it will never be spring
Long as he wears that plain gold ring…
I wanna scream and shout and let it all out
And scream and shout and let it out
We saying oh wee oh wee oh wee oh
We saying oh wee oh wee oh wee oh
I wanna scream and shout and let it all out
And scream and shout and let it out
We saying oh wee oh wee oh wee oh…
sen ,
benim multivitaminim ,
sen ki ,
benim minik beyaz peynirim…
nasıl eksik sensiz buralar ,
ve
nasıl fazla sensiz nefes almalar ,
nasıl tatsız ve kopkoyu bir dünya bu
bana bırakıp gittiğin ?
Karanlığıma yaklaşma çocuk
İçine alır ıssız sokaklarım ellerini
Gözlerini kaybedersin kuytu gecelerimde
Viran şehirlerime ayak basma sakın
Yıkılırsın çocuk…
Divaneliğim korkutur seni
Umutlarını yıldırımlar kaçırır
Uçurum kaçkınıdır ruhum
Ruhumla yorulursun…
Yaklaşma çocuk!
Ellerim ateştir,dokundukça kavrulursun…
Sevme çocuk!
Sevilecek yürek mi benimki?
Çoktan unuttum renklerimi
Çoktan tükettim sevgileri
Sakın sevdirme kendini…
Söyleme çocuk!
Konuşma sakın..
Anlatma kendini..
Şarkılar söyleme senin ikliminden
Her şarkı yarım bende
Yarımlaşma ellerimde,seni bulamam
Sus çocuk…
Alıştırma kendini bana
Ben olursun çocuk!
Ben,sen olamam,uğraşma…
Ağlama çocuk!
Ben kıyamam ağlayana…
Gözlerine ulaşamam…
Bir gün gelir,gidersin çocuk!
İçimdeki şarkı biter..
Yaşayamam…
Kendini kendi düşlerinden kovana cesur mu derler?
Önceden Rabbine yalvardığına beddua edene pak mı derler? Bilmem ki ne derler, bir gecede yakıp yağmaladığın çocuk yüzlü sevdaya.
Bilmem ki neden derler hâlâ, zaman merhem olur sızlayan ruhuna. Dudaklarıma hayran iken cesedime tahammülü kalmamış benliğine ne öğüt verirler?
Kirpiklerinin namlusunda kırdığın kalemimle yarım kalmış hikaye tamamlanır mı derler.
Önceden şiirler yazdığına, beş harfi bile çok görene sadık mı derler?Bilmem ki ne derler, ahını aldığın gözü morlu maktüle.
Bilmem ki neden derler hâlâ, sen sana eksiktin , o fazlaydı kendisine.Bi’kahramanı kukla eden hüznün tınısı kulağıma neyi fısıldar?
Sıçrayıp durduğun gri bulutlara hangi fırtınayla gidiyorsun mu derler.
Önceden öpüp kokladığına körkütük yara bere salana aferim mi derler?Bilmem ki ne derler sana…
Bilmem ki neden derler hâlâ, seni bana…
Şu an saat herhangi bir rakamı gösteriyor olabilir. Bu, senin arka koltuktan tonlarca öpüşleri unutmadığın anlamına gelmez. Unuttup gittiğin bembeyazlar içinde, benden bir parça taşıyor gibi. Ne unuttuğunun farkına varıp geri dönmen için bir poşetinin eksik olduğunu anlaman gerekiyor bir market dönüşü eve geldiğinde. Elin kolun yalnızlık dolu. Daha hızlı yetişebilmek için zamana bir taksiye atlayıp gittiğin zamanları hatırla. Para üstünü bile istemeden çabucak kapıyı açıp koşarak gittiğin yerleri. Unutmaya başladın değil mi sen ? Aslında bu kadar kolay unutmaman gerekirdi üşüdüğün zamanları. Hep hatırlamak ister ya insan hani bazen der kendine Hani biraz saçmalamaya gücüm olsa hani belki biraz konuşmaya… Konuştuğun kelimeler sana bile yabancıyken, başkaları seni nasıl anlasın ki ? Elinden kayıp düşen bir bardak saniyeler sonra nasıl sadece cam parçalarına dönüşüyor değil mi ? O cam parçalarının ellerinde açtığın yaralardan daha derin yaralar uzanıyor karşında. Sen unuttuğun o poşeti hatırlayamama telaşındasın, görmüyorsun o yüzden. Gördüğün zaman ne poşet gelecek aklına, ne de herhangi bir rakamı gösteren saatine bakmak saatin kaç olduğunu öğrenmek için. Zaman ve mekan kavramını yitirdiğin o yerde, yine etrafında bir kaç martı olacak, ellerinde atılmayı bekleyen simitlerle beraber. Bir vapurdan el sallayacaksın sonra kendine. Ağladığını belli etmemeye çalışacaksın yalnızlığına ve geri dönüp saçlarını okşamak isteyeceksin kendi küçüklüğünün. Saat ne olursa olsun, kaç martı beklerse beklesin başında, rüyadan uyandığında hiçbir şeyin gerçek olmadığını anlayıp üzüleceksin ve belki bir kabusta olmuş olmayı dileyecek parmak uçların cehennemin buz gibi soğuğunda. Sanma ki cehennem sadece sıcak ! Nasıl ki için buz tuttuysa, cehennemde buz tutuyor ara sıra. Ve sen o önce benim sonra da senin kulaklarını pasını silen bizi diyardan diyara götüren o melodileri, bir öğleden sonra küçük bir kafenin tozlu masasına dirseklerini dayamış halde hiçbir şey düşünmüyorken tek başına dinleyeceksin. Unuttuğun poşet gelecek aklına, taksiciden para üstünü almadığın. Atmayı unuttuğun simitler dizilecek bir vapur sırasında arkana…
Ve unuttuğun tüm yeminler…
Arkandan ağlayan tüm ekmek kırıntıları…
Gözyaşlarıyla sulanmış tüm o emekler…
Yeri geldiğinde söylenmesi gerekirken unutulmuş tüm o kelimeler…
Ve şimdi aramızdaki mesafeye baktığımda bir milyon ışık yılı ve bir milyon gözyaşı..
Şimdi bu mesafeyi daha da çoğaltmaya gidiyorum, iznin var mı ?